Dinozorlar. Milyonlarca yıl yeryüzünde güç ve hükümranlık sahibi olmuş muazzam yaratıklar. İnsanlık tarihinin takriben 300 bin yıla uzandığını da düşünürsek; kıyasladığımızda çok daha fantastik bir noktada, on milyonlarca sene dünyanın en popüler misafiri diyebileceğimiz bir türden bahsediyoruz aslında. Maalesef bu sevimli dostlarımız bugün aramızda değiller.
Selçuk Bayraktar’ın Zirve 23 Konuşmasından Alıntılarla
Dünyadaki her canlı gibi doğum, olgunluk ve ölüm çağına erişen dinozorlar, bir göktaşının yeryüzüne çarpması ve besin olarak tükettikleri canlıların da bu çarpışmadan sonra azalması sebebiyle azalarak yok oldular, birer birer eksildi masadan dostlar. Fakat dünyanın hikâyesi hiç bitmedi, yeni türler ve yeni yaşam alanları daha farklı bir hikâyenin zeminini hazırladı sadece. Bu devridaim hiç kesilmeden günümüze kadar geldi ve insan, yeryüzündeki bu hikâyenin başrolü oldu. Yalnızca fiziksel varoluşu ile değil; düşünce dünyası, inşâ ettikleri ve kavgalarıyla etkisini her geçen gün biraz daha artırdı.
İşin ilginç tarafı, dinozor değilsek bile ve dünyaya bir göktaşı çarpmasa da insanın hükmü süresince de birçok şey doğuyor, büyüyor ve yerini alacak gerçeklik hazır olduğu zaman da bir devrim yaşanıyor. Peki her devrim dinozorlarda olduğu gibi doğal bir süreç mi, yani nötr bir durum mu? Yahut bu dünyaya çok büyük bir etki bırakmak, “tarihe adını altın harflerle yazdırmak” sadece “ne” yaptığımızla mı ilgili?
Zirve 23’teki Devrim temalı konuşmasında Selçuk Bayraktar, hem dinozorların hikâyesine bir bakış atmış, hem de bu soruların ardından giderek iz bırakmanın ardındaki düşünceyi ve gerçek ölçeğini uzunca tartışmıştı.
“Yüz sene sonrasını düşünelim; aşağı yukarı herhalde buradaki hiç kimse olmayacak ve ne kadar yeri işgal edeceksek bu kâinatta, o kadar ihmal edilebilir bir düzeydeyiz ki aslında kocaman bir hiç yapıyoruz ne yaparsak yapalım. Bu pozitif, bilimsel bir ispatı bunun; yaptığımız işlerin ‘ne’ sorusuyla ancak bir hiç olduğunun ispatı.
Ne sorusundan daha önemli bir soru var: Nasıl sorusu. Şimdi ne yapıyorsun, o kadar önemli değil. Nasıl yaptığın, hangi ahlâkla, hangi doğrularla yaptığın, hatta hatta bütün sistem tersini söylerken veya tam bir ahlâkî düzene oturmamışken senin dosdoğru yapman yaptığın işe bir anda kıymet katmaya başlıyor. Kocaman bir hiç; dosdoğru ahlâkla yaptığında bir anlam kazanmaya başlıyor.”
Yani, dünyada her gün yeni bir şey üretiliyor, yaşanıyor. “Ne” sorusuna cevap olan çok fazla değişime tanıklık ediyoruz. Hele ki bugünlerde değişim ve dönüşümlerin nabzını tutmak son derece büyük bir efor istiyor. Böylesine bir ortamda kimin, neyi, “nasıl” yaptığı daha da ötesi
“neden” yaptığı konusunda yeterince düşünüyor muyuz?
“Neden sorusu. Bütün bu yaptıklarını neden yaptın?”
Artık tüm sektörlerde karşılaşabileceğimiz kişisel veri ihlallerine yahut üretilen teknolojilerin hangi taraflarla ne amaçla paylaşıldığına ve buna benzer bir şekilde hukûkî olduğunu bildiğimiz fakat ne kadar ahlâkî olduğu konusunda tartışmaya devam ederken sürekli yeni bir ürün, bir değişim daha gördüğümüz mevcut düzene Selçuk Bey’in ortaya koyduğu bu şablonla tekrar, daha gerçek ve sorgulayıcı bir şekilde bakabiliyoruz.
Tüm bilimsel-pratik birikimlerin hızla ilerleyişi ve gerçekleşen devrimlerin büyüklüğü insan türü için kolaylık, konfor yahut gerekli bir değişiklik getirmiş olabilir; fakat birileri tüm bunlara sahip olurken neden hâlâ çok basit diyebileceğimiz problemleri çözmekte sıkıntı çeken ve ilerlemesi engellenen insanlar, topluluklar, milletler var? Açık konuşalım: Çünkü “nasıl” ve “neden” sorusunu “yalnızca kendi kazançları” için soran dinozorlarla ancak bu noktaya kadar ilerleyebiliyor insanlık. Bunca meselenin içerisinde eğer iyilerden ve iyilikten tarafsanız, diğerkâmsanız, bir başkasının sıhhati de kıymetliyse sizin için; bu çok daha gerçek bir devrim hissi uyandırıyor.
“İnsanoğlu hep kendini önceleyen bir varlık. Öyleyse sen kendinden öte aileni, ailenden öte cemiyetini, cemiyetinden öte toplumunu, toplumundan öte milletini, milletinden de öte insanlığın faydasını düşünerek ne yapıyorsan yap ve dosdoğru bir şekilde ahlâka riayet ederek, dosdoğru yoldan ayrılmadan yap. Bunda gayret edersen, zaten bu hayat çok kısa, elinden gelenin en iyisini yaparsan sen zaten bu hayat sınavını, imtihanını en başarılı şekilde bitirmiş olursun.”
Evet dostlar. Dinozorların nesli tükenmiş olsa da onların yırtıcılık mirasını taşıyan, kendilerinden başkasının keşfetmesine, büyümesine, iyi olmasına ve iyi etmesine tahammül edemeyen bir başka türle birlikte yaşıyoruz bu dünyada. Öte yandan sürekli esen değişim rüzgârlarının arasında kendi rotamızı da tayin etmenin mücadelesini veriyor ve kıymetli bir söz, insanlığa katacağımız bir değer arıyoruz.
Umulur ki bu güzel murâdlarımız hepimiz için kolaylıkla gerçekleşir, üstün gelir. Lafı daha fazla uzatıp anlamını küçültmeden Selçuk Bey’in sözleriyle vedalaşalım dostlar. Okuyup vaktinizden ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Bir başka yazıda tekrar görüşmek üzere, kalın sağlıcakla.
“İnsanoğlu, eskiden bir yüzyıl boyunca biriktirdiği bilgiyi bugün bir haftada biriktirir hale gelmiş durumda. Yani düşünün ki dinozorlar 200 milyon yıl yaşamışlar, yeryüzüne bir taş çarpmış ve ekosistem değişmiş; dinozorlar yok olmuş. Artık öyle yüz sene, milyonlarca sene beklemeye bile gerek yok. İnsanlık, kendini sürekli çok daha hızlı bir şekilde yeniliyor. Yani dünyaya çok daha fazla taş çarpıyor bir anlamda. O yüzden asla enseyi karartmaya gerek yok. Yeter ki vizyonunuz doğru olsun, gayeniz doğru olsun, hedefleriniz doğru olsun ve en iyi donanımlarla donanın. Bunun yanında azminiz, sabrınız yetsin; dünyanın en iyisini yapabilirsiniz. Bunu asla unutmayın. Yani o en yıkılmaz, yenilmez zannedilen dinozorlar; gün gelir yeryüzüne bir taş çarpar, yıkılırlar ve siz öne geçersiniz.”
23 Mezunu / Abdülmecid İbrahim Şahin