Bir insan, henüz hayatının başındayken neden kendini geç kalmış hisseder? Belki de bu, Z kuşağını en iyi özetleyen soru. Henüz yirmili yaşlarınızın başındasınız. Hayatın ilk ciddi kararlarını vermeye, kim olduğunuzu keşfetmeye ve nasıl bir gelecek istediğinizi anlamaya çalışıyorsunuz. Fakat bütün bunlar için kendinize zaman tanımak yerine, sanki görünmez bir yarışın son metrelerine gelmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Kariyerinizi şekillendirmeniz, maddi özgürlüğünüzü kazanmanız, doğru ilişkiyi bulmanız, dünyayı gezmeniz, kendinizi geliştirmeniz... Ve mümkünse bütün bunları yirmi beş yaşına gelmeden tamamlamanız gerekiyormuş gibi hissediyorsunuz.
Bunların hiçbirini henüz başarmamış olabilirsiniz. Çünkü daha yolun başındasınız. Belki hala ne istediğinizi keşfetmeye, kendinizi tanımaya ve kendi yönünüzü bulmaya çalışıyorsunuz. Buna rağmen zihniniz aynı cümleyi tekrar edip duruyor:
"Geç kaldım."
İlginç olan ise bu cümlenin yalnızca kişisel bir kaygıyı ifade etmemesi. Aslında bu his, içinde yaşadığımız çağın bize anlattığı en güçlü hikâyelerden biri. Çünkü bugün yaşadığımız en büyük zaman krizi, gerçekten zamanımızın azalması değil; daha yolun başındayken bile bize çoktan geride kalmışız gibi hissettirilmesi.
Algoritmalar Zaman Algımızı Nasıl Yeniden Yazıyor?
İnsan zihni kendini tek başına değerlendirmeyi pek beceremez. Nerede olduğumuzu, ne kadar ilerlediğimizi ve hayatımızın hangi aşamasında bulunduğumuzu anlamak için ister istemez çevremize bakarız. Bu aslında oldukça doğal bir eğilimdir. Dijital çağ karşılaştırma ihtiyacımızı yaratmadı. Sadece bizi, daha önce hiç kıyaslamamamız gereken kadar fazla insanla aynı ekrana koydu.
Eskiden kıyas yaptığımız insanlar; ailemiz, arkadaşlarımız, komşularımız ya da aynı şehirde yaşayan birkaç kişiden ibaretti. Bugün ise her ekran kaydırışında dünyanın dört bir yanından yüzlerce insanın hayatına tanıklık ediyoruz. Üstelik yalnızca hayatlarına değil, hayatlarının en dikkat çekici anlarına.
Ekranı her yukarı kaydırdığınızda aslında yalnızca yeni bir içerik görmüyorsunuz. Aynı zamanda görünmez bir zaman çizelgesinin içine giriyorsunuz. Bir yerde sizinle aynı yaşta biri ilk şirketini kuruyor, bir başkası dünyanın öbür ucunda tek başına seyahat ediyor, bir diğeri milyonlarca takipçiye ulaşıyor ya da yirmili yaşlarının başında finansal özgürlüğünü kazandığını anlatan bir videoyla karşınıza çıkıyor.
Dakikalar içinde onlarca insanın yıllara yayılan başarılarına tanıklık ediyor, ardından farkında bile olmadan kendi hayatınıza dönüp aynı soruyu sormaya başlıyorsunuz:
"Ben neden hala aynı yerdeyim?"
Oysa aynı anda binlerce genç de ilk işini bulmaya çalışıyor, geleceği konusunda kaygılanıyor, kirasını nasıl ödeyeceğini düşünüyor, okuduğu bölümü gerçekten isteyip istemediğini sorguluyor ya da hayatının hangi yöne gideceğini anlamaya çalışıyor.
Fakat bu hikayeler karşımıza çıkmıyor.
Çünkü algoritmalar gerçeği değil, dikkati ödüllendiriyor. Olağan olan görünmezleşirken sıra dışı olan sürekli görünür hale geliyor. Bir süre sonra beynimiz de bu seçilmiş örnekleri gerçekliğin tamamı sanmaya başlıyor.
Psikolojide erişilebilirlik sezgisi olarak adlandırılan bilişsel eğilim tam da bu noktada devreye giriyor. Zihnimiz, sık karşılaştığı örneklerin gerçekte de daha yaygın olduğunu varsayma eğiliminde. Bu yüzden istisnai başarı hikâyeleri tekrar tekrar karşımıza çıktığında, onları istisna olarak değil; hayatın olağan akışı ve ulaşılması gereken yeni standart olarak görmeye başlıyoruz.
İşte "geç kaldım" hissi tam da bu noktada filizlenmeye başlar. Gerçekten geride kaldığımız için değil, sürekli önümüze çıkan istisnaları hayatın normal akışı sanmaya başladığımız için.
Sonsuz Seçenekler, Bitmeyen Karşılaştırmalar
Algoritmaların yarattığı zaman baskısı, tek başına bu duyguyu açıklamaya yetmiyor. Çünkü Z kuşağını önceki nesillerden ayıran bir başka gerçek daha var: Hiçbir kuşak bu kadar fazla seçeneğe sahip olmamıştı.
Bugün istediğiniz alanda eğitim alabilir, dünyanın başka bir ülkesinde çalışabilir, kendi işinizi kurabilir, farklı kariyer yolları deneyebilir ya da hayatınızı dilediğiniz noktada yeniden şekillendirebilirsiniz. İlk bakışta bu, büyük bir özgürlük gibi görünüyor.
Fakat seçenekler arttıkça karar vermek de zorlaşıyor.
Psikolog Barry Schwartz'ın ortaya koyduğu Seçim Paradoksu tam olarak bunu anlatıyor. Seçenek sayısı arttıkça özgürleşmiyoruz; aksine yanlış kararı verme kaygımız büyüyor. Çünkü verdiğimiz her karar, aynı anda seçmediğimiz bütün ihtimalleri de görünür hâle getiriyor.
Bir meslek seçtiğinizde yalnızca bir kariyer seçmüyorsunuz; yaşayamayacağınız onlarca farklı hayattan da vazgeçiyorsunuz. Bu yüzden hangi yolu seçerseniz seçin, başka bir yerde olmanız gerekiyormuş hissi peşinizi bırakmıyor. Karar verdiğinizde kaçırdığınız ihtimalleri düşünüyorsunuz; karar vermediğinizde ise zaman kaybettiğinize inanıyorsunuz.
Sonuçta ne bulunduğunuz yerde huzurla kalabiliyor ne de gerçekten yeni bir başlangıç yapabiliyorsunuz.
Psikolojide liminality olarak adlandırılan bu durum, tam da bu eşikte kalma hâlini ifade ediyor. Eski kimliğinizden uzaklaşmış oluyorsunuz, ancak yenisini de henüz kuramıyorsunuz. Hayat sanki birazdan başlayacakmış gibi geliyor.
Ama o "birazdan" bir türlü gelmiyor. Üstelik sosyal medya da bu hissi sürekli besliyor.
Çünkü aynı anda yaşayamayacağınız yüzlerce farklı hayatı izledikçe, kendi hayatınızın eksik kaldığı yanlara odaklanmaya başlıyorsunuz. Bir süre sonra mesele yalnızca yanlış karar vermekten çıkıyor; hangi kararı verirseniz verin başka bir hayatı kaçırıyormuşsunuz gibi hissetmeye başlıyorsunuz.
Başarıya Son Kullanma Tarihi Koymak
Belki de asıl sorun, başarıya verdiğimiz değer değil; ona ulaşmak için kendimize koyduğumuz son tarih.
Çünkü bugün yalnızca başarılı olmak yetmiyor. Başarının erken gelmesi de bekleniyor. Böylece hayat, farkına bile varmadan hepimizin aynı hızda ilerlemesi gereken görünmez bir yarışa dönüşüyor.
Oysa insanın gelişimi bir takvime sığmıyor. Kimliğimizi oluşturmak, ne istediğimizi keşfetmek, hata yapmak, vazgeçmek, yeniden başlamak ve olgunlaşmak; hepsi kendi zamanında gerçekleşen süreçler. Buna rağmen içinde yaşadığımız kültür bize sürekli daha hızlı olmamız gerektiğini söylüyor. Sabır yerine hızı, derinlik yerine görünürlüğü, sürecin kendisi yerine sonucu ödüllendiriyor.
Bir süre sonra başkalarının zaman çizelgesini kendi hayatımızın ölçüsü sanmaya başlıyoruz. İşte "geç kaldım" hissi de tam burada ortaya çıkıyor. Gerçekten geride kaldığımız için değil; kendimizi, bize hiç ait olmayan bir saate göre değerlendirdiğimiz için.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey ise daha hızlı ilerlemek değil; bir an durup, bizi acele ettiren saatin gerçekten kime ait olduğunu fark etmek.
Çünkü hayat, ne kadar erken vardığınızla değil; kendi yolunuzu ne kadar sahici yürüdüğünüzle anlam kazanıyor.
Dilara Melisa Yaman / 23 Mezunu