Gülüne Sarıl

author

5 min 22.06.2026
blog-detail

Hayatın birbiri ardına akıp giden anları içerisinde birçok şey tecrübe ediyoruz. Gün oluyor, sanki dünyadaki bütün sorumluluklar sırtımıza yüklenmiş ve sarp bir yamacı tırmanıyoruz: Eğitim, terfi, evlilik, yeni bir girişim, bir düzen inşa etme arzusu. Gün oluyor, öyle mutluluk ve sekînet verici insanlarda, ortamlarda buluyoruz ki kendimizi, inanılmaz bir hafiflikle süzülüyoruz. Dünyanın türlü güzelliklerinde yahut çoğunlukla bir dost sesinde.

Bunca şey arasında, mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini hissettiğimiz tutkuların peşine düşüp, onları gerçekleştirmek için irili ufaklı birçok mücadele veriyoruz; sıkça düşüyoruz ve yeniden ayağa kalkmak her zaman öyle kolay bir mesele olmuyor. Tüm bunlara rağmen insan olmanın verdiği tabii bir özlemle kendimizde ve bu dünyada aradığımız gerçekleri bulmak için yollar kat ediyoruz, kendimize gidiyoruz.

Gerçekten de hayatın, insanların türlü türlü hâli var ve bu hâller her insan için farklı bir kader olarak meydana geliyor. Konuştukça, dolaştıkça, birbirimize temâs ettikçe değişiyoruz, dönüşüyoruz; bütün bunlar muazzam bir düzen içerisinde dünyadaki insan sayısınca hikâyeler oluşturuyor. Fakat bazen, her hikâye hayal ettiğimiz gibi olmuyor; oldukça zahmetli, fazlaca emek istiyor bazı hikâyeler. Tuzaklara düşmemenin, ayakta durmanın zor olduğu, dengede durmanın dikkat ve rikkat istediği hikâyeler bunlar.

Prof. Dr. Kemal Sayar, Zirve 23: Denge oturumunda bu farklı yollardan, yol ayrımlarından çokça bahsetmiş ve her hikâyenin onu ayakta tutacak bir ilgiye ihtiyacı olduğundan söz etmişti. Bahse konu bu ilgi; bir günlük, geçici ve öyle alelade bir şey değildi. Son nefese kadar taşımamız gereken ve bizi “yaşayan ölülerden” ayıran bir gerçeklikten bahsetmişti:

“Aslında denge dediğimiz şey bir hareketsizlik hâli değil. Çünkü insan sürekli enerji akışlarına muhatap oluyor, bilgi akışlarına muhatap oluyor. Her şey bizi bir tarafa doğru çekiyor. (...) Robert Frost’un çok güzel bir dizesi var, diyor ki: Ormanda yol çatallandı, ikiye ayrıldı. Ve ben gittim yolların az gidilmişinden. Bütün farkı da yaratan bu oldu. Bazı insanlar hayatı onarmaya talip olurlar; bazı insanlarsa gördükleri zorluklar karşısında kaçıp saklanmaya.”

Pek çoğumuz farkındadır: Evet, yolların kimi zaman çatallanmak gibi bir huyu vardır, bazı tercihlerin yapılması gerekebilir. Bir yakınını kaybettiğinde ya da yeni bir dost kazandığında; yaşadığın şehir başına yıkılınca yahut yeni bir şehrin insanı olunca; sevmenin ne demek olduğunu öğrendiğinde ve severken yanıldığında. Hayat bunları bize bir şekilde getiriyor. Peki ya, tüm bunlardan kaçıp saklanmak bir suç mu?

“Hayatta bizden geriye kalacak olan şey ne kaçışımızdır ne de kafayı kuma gömüşümüzdür. Sen uçuşu hatırla, kuş ölümlüdür diyor şair. Hepimiz bir uçuş bırakıyoruz bu hayatta, anlamlı bir hikâye bırakmaya gayret ediyoruz.” 

Bedenimizde ve ruhumuzda taşıdığımız en tabii duygulardan biri de korku. Nedendir bilinmez, toplumlar içerisinde hiçbir korkusu olmayanların “cesur” olduğuna dair ortak bir kanı bulunur. Oysaki, Kemal Sayar’ın da ifadesiyle, korkularına rağmen yürümeye devam edenler gerçek bir cesaret sahibidir. Yani çok rüzgârlar eser, dalgalar büyür, vakit dar olur; ya bizi ayakta tutan nedir?

Esas mesele, bütün bu güçlü rüzgârlarda uğruna dayanadığımız ve değer vererek tutunduğumuz şeyler oluyor. İnandığımız ve gerçekleşmesi için samîmi bir ilgiyle çabaladığımız bir “güle” tutunmak hayatımızda; Kemal Sayar’ın sözleriyle, Küçük Prens’in ve tarih boyunca nice insanların yaptığı gibi: 

“Senin gülünü değerli kılan şey, senin ona ayırdığın zaman ve dikkattir. Bizim hayatta bazı şeylere ulaşmamız zaman ve dikkatle olur, gayretle olur, emekle olur, alın teri ile olur. Bir şeye kolaylıkla ulaşıyor olmak bunu değersiz kılar ama bir şeye zahmetle çabayla, emekle ulaşıyor olmak onu çok biricik ve değerli kılar. Hayatımızla ödediğimiz şeyin pahası yoktur arkadaşlar.

(...)

Kirkegaard diyor ki: Tanrı benimle ne murâd etmiş olabilir? Yani ben bu dünyadayım; bu ağrılı, bu sancılı, her şeyin o kadar da mükemmel olmadığı bu dünyadayım ve ben niçin buradayım? Burada olmaklığımın sebebi ne olabilir? Bence insanın 20’li yaşlarda kendine sorabileceği en önemli, en temel sorulardan bir tanesi budur arkadaşlar. Niçin buradayım?” 

Nedenlerimizi bulmak, etrafımızı çepeçevre saran bütün rüzgârların savurmasından bizi koruyabilir, dengede tutabilir. Öğrenmek, sevmek ve inanmak: Kemal Sayar’ın dengenin tam da ortasına koyduğu bu kavramlar, günümüz ekonomik ve sosyal dinamikleri içerisinde bulması ve yaşaması zor şeylere dönüşebiliyor:

Günümüz kapitalizm toplumunda iş hayatları, iç hayatlarımızı işgal ediyor ve vakit nakittir düsturuyla yaşıyoruz. Tıpkı Nazi Kampları üzerinde yazan ‘Çalışmak sizi özgürleştirir.’ lafı gibi. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki giderek daha fazla zaman iş hayatı tarafından ele geçiriliyor. Kendimize giden yolu keşfedeceğimiz zamanlarla az karşılaşıyoruz.

(...)

Yaşadığım ânın içinde olmak, yaşadığım âna gömülü olmak; geleceğin endişesinden tasasından ve geçmişin baskısından kurtularak bugünün şu ânın ve hayatın hakkını vererek yaşamak. Bugün modern topluma baktığımız zaman, bir yaşayanlar mezarlığı görüyoruz.

Evet dostlar. Ekstremlerin, aşırıların dünyasında gerçek bir fikre, inanca tutunmak biraz da mayın tarlasında yürümeye benziyor. Zor coğrafyaların ve zor zamanların düşünceli insanları olmak da kafamızı kuma gömmek de günün sonunda bizlerin tercihi; tüm bunlar arasında dengede durmak ise biraz da alacağımız yeni yaşların tamamlayacağı bir ustalık eserimiz.

Kemal Sayar’ın Zirve 23: Denge konuşmasını bağlantıya tıklayarak izleyebilirsiniz. Bugünlük bizden bu kadar dostlar, başınızı ağrıttıysak affınıza sığınıyoruz ve yine Kemal Sayar’ın sözleriyle size veda ediyoruz:

“Bir şeyden çok korkun: Yaşlanmaktan korkmayın, yaşlanmaktan üzülmeyin ama ‘yaşamamaktan’ korkun. Hayatın hakkını verememekten korkun, kalbinizin sesini dinleyememekten korkun, içinizdeki potansiyelleri harekete geçirememekten korkun, özlediğiniz ve rüyasını kurduğunuz şeylerin peşinden gidememekten korkun.

Her istediğimize de ulaşacak değiliz; hayat o kadar cömert değil, o kadar bonkör değil. Hele bazı coğrafyalarda daha zor. Ama yine de inanın bana hayat, bir mücadele gerektirdiği coğrafyalarda insanları çok daha diri kılıyor, yeter ki siz mücadeleden vazgeçmeyin.

Hepimiz hayatın içinde düşebilir, kırılabilir, incinebilir varlıklarız. Belki hayattaki dengeye giden, en önemli yol baştan bu incinebilirliğimizi kabul etmekle başlayacak. Hepimiz ne olur yaşamaya cesaret edelim ve gökyüzünde bıraktığımız uçuşun hatırlanır, güzel bir uçuş olmasına dikkat edelim. Sağ olun, var olun. ”

 

Abdülmecid İbrahim Şahin / 23 Mezunu

author

5 min 22.06.2026