Yirmi iki yaşında kurduğu devasa bir hayalin peşinden giderek kendisine sunulan rahat sınırları cesaretle yıkan bir adamın hikayesi bu. Basketbolun sadece taktiksel bir oyun değil; haksızlıklara karşı zekayla ve sarsılmaz bir iradeyle verilen bir meydan okuma olduğunu kanıtlayan Ergin Ataman, o destansı yolculuğuyla Türk spor tarihine adını altın harflerle yazdırıyor.
Her büyük başarı hikayesi, içteki o sarsılmaz cesaret ve tutku ateşiyle başlar. O da sıradan bir genç olarak başladığı hayatında, içindeki derin basketbol sevgisini bir pusula gibi kullanarak kendi efsanesini adım adım kurguladı. Henüz yirmi iki yaşındayken kalbine koyduğu o büyük hedefin peşinden koşarken, onu diğerlerinden ayıran en büyük gücü arkasındaki güç odakları değil, içindeki o saf inançtı. Yolun en başında, "Ben bu işi çok seviyorum, eğitimim de gayet iyi... kendimi yetiştireceğim, Avrupa’da ve dünyada tanınan, Türk bayrağını yurt dışında en iyi şekilde temsil eden bir başantrenör olacağım" derken, aslında yıllar sonra tüm Avrupa'ya diz çöktürecek o büyük ateşin ilk kıvılcımını yakıyordu.
Konfor Alanını Terk Edip Ustasını Geçme Vizyonu
Onun yolculuğu, miniklerin kalbine dokunarak, basketbol okullarında başladı. Ardından Türk basketbolunun efsanesi Aydın Örs'ün yanında yardımcı antrenörlük yaparken bile vizyonu hep çok daha ötelerdeydi. Onun hikayesi, "Ben sadece gelir işimi yaparım, saatim bitince gider gezer tozarım" diyenlerin değil; kendi sınırlarını zorlayanların, Avrupa'daki aksiyon kamplarında ve seminerlerde kendini durmaksızın yenileyenlerin hikayesiydi. 1996'daki tarihi Koraç Kupası zaferiyle taçlanan o konforlu günlerin ortasında, herkesin gıpta edeceği o rahat koltuğu elinin tersiyle itmeyi bildi. Çünkü biliyordu ki, çırak günün birinde ustayı geçmek zorundaydı. Kendi deyimiyle, "Kendi ayaklarımın üzerinde durmalı ve birinci adam olarak kariyerime başlamalıyım" diyerek giriştiği bu yeni mücadele, kuru bir deli cesareti değil; bilgi birikimiyle örülmüş kusursuz bir özgüvenin eseriydi. Ve o sarsılmaz özgüven onu Türk Telekom takımıyla ilk yılında zirveye, ardından da ustası Aydın Örs'ü mağlup ederek rüştünü ispatlayacağı o tarihi anlara taşıdı.
İtalya Meydanlarında Atılan "Hayalci" Manşetleri
O, sadece kendi ülkesinin sınırları içinde kalacak bir lider değildi. Amerika'da, Stanford günlerinden süzdüğü eşsiz tecrübeleri cebine koyup, henüz otuz dört yaşındayken Efes Pilsen'i tarihinde ilk kez Final Four'a taşıdığında bile yetinmedi. Gözünü Avrupa'nın en sert, en acımasız liglerinden birine, İtalya'ya dikti. Yurt dışında başantrenörlük yapma cesaretini gösteren ilk Türk olarak Montepaschi Siena'nın başına geçtiğinde, karşısındaki o şüpheci İtalyan kalabalığına bakıp "Benim buraya gelmemin tek bir sebebi var; Siena’yı Avrupa şampiyonu yapmak" diye haykırdı. Ertesi gün gazeteleri süsleyen "Hayalci Genç Türk Koç" manşetlerine sadece gülümsedi. Çünkü o, büyük başarıların tek kişilik bir gösteri olmadığını, doğru bir ekiple omuz omuza savaşıldığında her hayalin gerçeğe dönüşebileceğini biliyordu. Nitekim sezon sonunda, ona dudak bükenlerle birlikte tarihi Siena Meydanı'nda Avrupa şampiyonluğunu kutlarken, o "hayalci" koç kendi gerçeğini tüm Avrupa'ya ezberletmişti.
Yarım Kalan Hikaye ve Ana Dilde Bir İsyan
İyilerin her zaman kazanacağına inananların bile bazen en umutsuz haksızlıklarla sınandığı anlar vardır. Anadolu Efes ile EuroLeague'de fırtınalar estirdiği, şampiyonluğun tartışmasız en büyük favorisi olduğu o rüya sezon, pandeminin gölgesinde korkakça alınan bir iptal kararıyla kesintiye uğradı. Diğer dev kulüplerin bu durumu bir kaçış bileti olarak kullanması, onda ve oyuncularında derin bir yara açtı. Fakat pes etmediler. O günden itibaren tek bir inanç etrafında kenetlendiler: "Yarım kalan hikayeyi tamamlamak."
On iki ay boyunca sadece o kupaya odaklandılar. Ancak sahadaki engeller yetmezmiş gibi, saha dışında karşılaştıkları vize engelleri, yayıncı kuruluş sansürleri ve kasıtlı yalnızlaştırma çabaları bile onları yıldıramadı. Tüm Avrupa'nın gözü önünde, bu adaletsizliği kurgulayanların yüzüne baka baka "Burada açık bir ayrımcılık yapıyorsunuz... biz bundan sadece daha fazla motive oluruz, o sahaya çıkar, hepinizi yener ve şampiyon oluruz!" diyerek tarihe geçen o meydan okumayı sergiledi. O efsanevi gece şampiyonluk kupası ellerinde göğe yükselirken, kendisine uzatılan mikrofona İngilizce değil, kalbinden kopan şu kelimelerle yanıt verdi: "Ben Türkçe konuşacağım!" Bu sadece basit bir dil tercihi değil; dışlanan, salonlara alınmayan ama ekran başında kalbi onlarla atan milyonlarca yurttaşına verilmiş büyük bir vefa ve isyan mesajıydı.
Ergin Ataman'ın parkelerde tırnaklarıyla kazıyarak yazdığı bu destan, hayattaki haksızlıkların zekayla, etikle ve sarsılmaz bir inançla nasıl aşılabileceğinin en somut kanıtıdır. Bize de şunu hatırlatıyor: Hayat size konforlu bir koltuk sunduğunda orada uyuyakalmak yerine, ayağa kalkıp kendi hikayenizin cesur "birinci adamı" olmak zorundasınız. Karşınıza çıkan haksızlıklar ve duvarlar sizi durduran birer engel değil; aksine, o yarım kalan hikayeleri tamamlamanız için sizi daha da yükseklere sıçratacak birer basamak olmalıdır. Çünkü en büyük zaferler, başkalarının "hayal" dediği şeylere yürekten inanan ve kendi köklerine sadık kalarak sonuna kadar savaşanların ellerinde yükselir.