Hayatınız boyunca karşılaştığınız sorunları çözerken genellikle nasıl bir yol izlersiniz? Çoğumuz farkında olmadan önce başkalarının ne yaptığına bakarız. Benzer bir problem daha önce nasıl çözülmüş, hangi yöntem işe yaramış, insanlar hangi yolu izlemiş... Ardından da o çözümü kendimize uyarlamaya, hatta biraz daha geliştirmeye çalışırız. Psikolojide buna kıyaslama yoluyla düşünme denir.
Bu yaklaşım çoğu zaman işimizi kolaylaştırır. Çünkü sıfırdan düşünmek yerine hazır bir yol haritasını takip etmek çok daha güvenli hissettirir. Ancak bunun fark edilmeyen bir sınırı vardır. Sürekli başkalarının çözümlerini referans aldığınızda, farkında olmadan onların sınırlarını da kabul etmeye başlarsınız. Yeni bir şey üretmek yerine mevcut olanı biraz daha geliştirirsiniz. Bu da gerçekten farklı bir bakış açısı geliştirmeyi giderek zorlaştırır.
Peki ya çözüm, mevcut yöntemlerden daha iyisini bulmak değil de problemi en baştan farklı bir gözle ele almaksa? İşte İlk Prensipler Düşüncesi tam olarak bu sorudan doğuyor. Temelleri Aristoteles'e kadar uzanan bu yaklaşım, problemi başkalarının nasıl çözdüğüne değil, problemin özüne odaklanmayı öneriyor. Önce tüm varsayımları bir kenara bırakıyor, ardından yalnızca kesin olarak doğru olduğunu bildiğiniz gerçeklerden yola çıkarak yepyeni bir çözüm inşa etmenizi sağlıyor.
Önce Kabulleri Sorgulamak Gerek
İlk prensipler düşüncesi aslında çok basit bir soruyla başlıyor: Doğru kabul ettiğim şeylerin ne kadarı gerçekten doğru?
Bir sorunla karşılaştığımızda çoğu zaman onu olduğu gibi kabul ediyoruz. Problemle birlikte gelen kuralları, sınırları ve alışkanlıkları da sorgulamadan benimsiyoruz. Oysa "gerçek" sandığımız pek çok şey, yıllar boyunca tekrar edildiği için doğru kabul edilmiş kabullerden ibaret olabiliyor.
Günlük hayatta sık sık "Bu iş hep böyle yapılıyor.", "Başka yolu yok." ya da "Herkes bunu böyle yapıyor." gibi cümleler duyuyoruz. Bir süre sonra bu ifadeler o kadar normalleşiyor ki onları sorgulamayı bırakıyoruz. Oysa gerçekten değiştirilemeyecek olanla yalnızca alışkanlığa dönüşmüş olan şey aynı değil.
İşte ilk prensipler düşüncesi bu ayrımı yapmaya çalışıyor. Problemin etrafında biriken varsayımları tek tek sorguluyor ve geriye yalnızca kesin olarak doğru olduğunu bildiğimiz gerçekleri bırakıyor. Böylece çözüm, mevcut yöntemleri kopyalayarak değil, problemin en temel hâlinden yeniden inşa edilmeye başlıyor.
Problemin Özünü Görmeye Çalışın
Bunu günlük hayattan basit bir örnekle düşünelim.
Diyelim ki sosyal medya hesabınızı daha etkili kullanmak, düzenli içerik üretmek ve daha fazla insana ulaşmak istiyorsunuz. Aklınıza ilk gelen düşünceler muhtemelen şöyle oluyor: Daha iyi bir kameraya ihtiyacım var. Profesyonel ekipman almadan kaliteli içerik üretemem. Büyük bir bütçem olmadan kimse beni fark etmez. Önce binlerce takipçiye ulaşmalıyım.
Peki bunların hangisi gerçekten zorunlu?
Bir adım geri çekilip problemi en temel haline indirdiğinizde aslında çok daha sade bir tablo görüyorsunuz. İçerik üretmek için önce paylaşmaya değer bir fikre ihtiyacınız var. Ardından o fikri aktarabileceğiniz bir araca ve onu görecek insanlara. Telefonunuz, bilgisayarınız ya da basit bir not uygulaması bile bunun için yeterli olabilir.
Elbette daha iyi ekipmanlar işinizi kolaylaştırabilir. Ancak bunlar başlangıç şartı değil. Çoğu zaman sadece başlangıcı ertelememize neden olan varsayımlar.
Hayatın Her Alanında İşe Yarıyor
İlk prensipler düşüncesi kulağa teknoloji dünyasına ya da mühendisliğe ait bir kavram gibi gelebilir. Oysa bu bakış açısı, her gün verdiğimiz kararların neredeyse tamamında kullanılabilir. Kariyer planlarken, yeni bir beceri öğrenirken, bir projeye başlarken ya da günlük hayatta karşılaştığınız küçük bir problemi çözerken bile aynı düşünme biçiminden faydalanabilirsiniz.
Örneğin yeni bir dil öğrenmek istediğinizi düşünün. İlk akla gelen çözüm genellikle pahalı bir kursa yazılmak ya da yurt dışına gitmek oluyor. Çünkü yıllardır bunun en etkili yolunun bu olduğuna inanıyoruz. Peki gerçekten öyle mi?
Problemi ilk prensiplerle ele aldığınızda soru değişiyor. "İngilizce öğrenmek için ne yapmalıyım?" yerine "Bir dili öğrenebilmek için gerçekten neye ihtiyacım var?" diye düşünmeye başlıyorsunuz. Cevap aslında oldukça net: O dile düzenli olarak maruz kalmaya, yeni kelimeler öğrenmeye ve öğrendiklerinizi kullanmaya.
Bu noktadan sonra seçenekler çoğalıyor. Bir kurs elbette işe yarayabilir ama tek yol o değil. Her gün podcast dinlemek, yabancı dilde içerikler tüketmek, kitap okumak ya da konuşma pratiği yapmak da aynı ihtiyacı karşılayabilir.
İlk prensipler düşüncesi bize tek bir doğru yöntem olmadığını hatırlatıyor. Önce gerçekten çözmeye çalıştığınız problemi anlamayı, ardından o probleme ulaşmanın en uygun yolunu kendi koşullarınıza göre yeniden tasarlamayı öğretiyor.
Büyük Değişimler Farklı Sorularla Başlıyor
Belki de ilk prensipler düşüncesinin en güçlü yanı size hazır cevaplar vermemesi. Bunun yerine, doğru soruları sormayı öğretmesi.
Bir dahaki sefere çözmekte zorlandığınız bir problemle karşılaştığınızda, hemen başkalarının ne yaptığına bakmadan önce birkaç dakika durmayı deneyin. Kendinize şu iki soruyu sorun:
"Burada kesin olarak bildiğim gerçek ne?"
"Doğru kabul ettiğim şeylerden hangileri aslında sadece bir varsayım?"
Çoğu zaman bizi sınırlayan şey problemin kendisi olmuyor. Asıl engel, o problem hakkında yıllardır sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz düşünceler oluyor. O kabulleri sorgulamaya başladığınızda ise bakış açınız değişiyor. Bakış açısı değiştiğinde, çözüm de değişmeye başlıyor.
Çünkü gerçek yenilik, herkesin yaptığı şeyi biraz daha iyi yapmaktan değil; herkesin aynı şekilde baktığı bir probleme farklı bir yerden bakabilmekten doğuyor. Bazen değişmesi gereken şey cevabın kendisi değil, sorduğunuz soru oluyor. Doğru soru geldiğinde, çözüm çoğu zaman sandığınızdan daha görünür hale geliyor.
Dilara Melisa Yaman / 23 Mezunu