- VUCA’dan BANI’ye Belirsizlikler Dünyası
- Gerçekçi Olalım: Etki Alanınızdakileri mi Düşünerek Endişeleniyorsunuz?
Hayat mı gerçekten daha belirsiz, yoksa biz mi belirsiz olan her şeyi netliğe kavuşturma ihtiyacıyla yaşıyoruz? Belki de her ikisi de. Belirsizlik bugün bireysel yaşantılarımız dışında da hayatımızda ne kadar yer kaplıyor, hiç düşündünüz mü? Gündemler hızla değişiyor. Dün önemli olan, bugün etkisini yitirebiliyor. Geleceğe dair planlar daha yapılırken eskimeye başlayabiliyor. Dijitalleşme yalnızca kullandığımız araçları değil, düşünme hızımızı, alışkanlıklarımızı ve beklentilerimizi de dönüştürüyor. Böyle bir dünyada yaşarken hâlâ netlik arayışında olmak ne kadar gerçekçi? Mesela hangimiz 2020 yılında, en az birkaç senemizi doğrudan ve sonrasını da etkilerini hissederek yaşayacağımız bir pandeminin ortasında kalabileceğimizi öngörebilirdi? Ya da hangimiz yapay zekânın artık birçok işimizde ciddi fark yaratacağını, işlerimizi hızlandıracağını ama bir yandan da öğrenme, odaklanma gibi birçok becerimizi de doğrudan hızla etkileyeceğini tahmin edebilirdik?
VUCA’dan BANI’ye Belirsizlikler Dünyası
Belirsizliği çoğu zaman geçici bir sorun gibi ele alıyoruz. Hâlâ netlik merkezli bir zihinsel mimariyle hareket ediyoruz. Eğitimden kurumsal yapılara, bireysel karar alma pratiklerinden kariyer planlamalarına kadar birçok alanda aynı örtük varsayım hakim: “Yeterince düşünürsek / planlarsak belirsizlik ortadan kalkar.” Oysa günümüzün temel problemi bilgi eksikliği değil; değişimin hızı ve eş zamanlılığı. “Biraz daha düşünürsek”, “biraz daha veri toplarsak” netliğe ulaşacağımız varsayımına karşılık hâlâ belirsizliklerle yaşamak durumunda kalıyorsak belki de şu sorgulamayı yapmak gerekiyor: Ya sorun netliğe ulaşamamak değilse? Ya belirsizlik, içinde yaşadığımız çağın temel koşuluysa ve biz bunu aşamaycaksak?
Bu sorunun peşine düşen birçok kavramsal çerçeve var. VUCA (Volatility, Uncertainty, Complexity, Ambiguity) dünyası, değişkenlik ve karmaşıklığı yönetilebilir bir yapı olarak tanımlıyordu. Bugün ise BANI (Brittle, Anxious, Nonlinear, Incomprehensible), yaklaşımı konuşuluyor: Kırılgan sistemler, artan kaygı, doğrusal olmayan sonuçlar ve anlamlandırmakta zorlandığımız süreçler. Bu çerçeve bize şunu söylüyor: Dünya sadece karmaşık değil, aynı zamanda öngörülemez.
O hâlde bu kadar öngörülemezliğin ortasında, gerçekten belirsizliğin azalmasını mı bekliyoruz, yoksa belirsizlik hissinin yarattığı huzursuzluktan mı kaçıyoruz? Çünkü dünya bize şunu net biçimde gösteriyor: Belirsizlik azalmak bir yana, daha da derinleşiyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun raporları, bugün değerli görülen birçok teknik becerinin hızla eskidiğini söylüyor. Buna karşılık adaptasyon, öğrenme çevikliği ve belirsizlik altında karar alabilme gibi beceriler öne çıkıyor. Yani geleceğe karşı rahat olmak ve emin adımlar atmak, her şeyi önceden bilmekle değil; bilmediklerimizle nasıl ilişki kurduğumuzla ilgili. Peki biz bilmediklerimizle ilişki kurmaya ne kadar hazırız? Planlarımız bozulduğunda ne oluyor? Netlik kaybolduğunda hemen yeni bir kesinlik mi üretmeye çalışıyoruz?
Psikoloji alanındaki çalışmalar da bu noktada önemli bir şey söylüyor. Belirsizliğe karşı düşük tolerans, kaygıyı artırıyor. Kişi riskten kaçınmaya başlıyor, hareket alanı daralıyor. Günümüzde yalnızca sosyal medyada karşılaştığımız yoğun anksiyete ile ilgili paylaşımlar dahi bunun bir örneği olabilir, birçok kişi endişeli ve endişesini dışa vurabilecek alanlar arıyor. Buna karşılık belirsizlikle yaşayabilme becerisi geliştikçe, kişi karmaşık durumlarda daha esnek tepkiler verebiliyor. Yani dayanıklılık, belirsizliğin yokluğunda değil, tam ortasında inşa ediliyor. Bunun için öncelikle kişilerin belirsizliğin varlığını kabullenmesi gerekiyor, ardından ise bu belirsizlikteki birçok ihtimali değerlendirmesi.
Gerçekçi Olalım: Etki Alanınızdakileri mi Düşünerek Endişeleniyorsunuz?
Belirsizliği kabullenmek, kontrol edemediğimiz şeyleri de kabul etmek demek. Ve ardından şu soruyu sormak: “Bu koşullar altında benim etki alanım nerede başlıyor?” Bu soru, insanı pasifliğe değil; daha gerçekçi bir eylem alanına davet ediyor. Zira belirsizliklerin hepsi kişinin kendisiyle alakalı olmuyor, birçoğu da dış faktörlerle ilişkili olarak hayatlarımızı etkiliyor. Bu durumda kişilerin kendini pasif hissetmesi değil, mevcut durumun içerisinde nasıl aktif bir rol alabileceğine odaklanması gerekiyor. Tam olarak bu eylem planı, kişileri daha proaktif bir hâle getiriyor.
Sürekli netlik arayışı ise çoğu zaman başka bir şeyi daha görünmez kılıyor: ara hâlleri. Henüz adını koyamadığımız geçişleri, “kararsızlık” gibi etiketlenen ama aslında yeni düşüncelerin yeşerdiği alanları. Oysa bu ara alanlar, yeni yaklaşımların, fikirlerin ve yeni soruların ortaya çıktığı yerler. Burada kendimize dürüstçe bakmak ve bir ayna tutmak gerekiyor: Belirsizlikle karşılaştığımızda ne yapıyoruz? Hemen ondan kurtulmaya mı çalışıyoruz, yoksa biraz orada kalabiliyor muyuz?
Bugünün dünyasında dayanıklılık, geleceği doğru tahmin edebilmek değil. Bu konuda birçok kişi, geleceğe dair bir öngörüde bulunduğunda “güçlü” bir özelliğini ortaya koyduğunu düşünüyor. Ancak hayat her zaman öngörülerle ilerlemiyor, o ana ayak uydurabilme becerisiyle belirsiz anları yönetmek kolaylaşıyor. Böylece kişiler belirsiz durumu, yeni bir akış ve farklı bir yaklaşım olarak görmeye ve deneyimlemeye başlıyor. Yani dayanıklılık, tahmin edemediğimiz durumların içinde de hareket edebilecek bir iç zemin kurabilmekle ilişkili. Bu yüzden belirsizlikle yaşamayı öğrenmek artık kişisel bir tercih değil, açıkça bir 21. yüzyıl becerisi.
Bu beceriyi geliştirmek adına bir soru ile veda edelim, belki karşılaştığınız belirsizliklerde şüphe edeceğiniz temel noktayı bu soru etrafında şekillendirebilirsiniz:
Belirsizlik karşısında hemen netlik mi arıyorsunuz, yoksa o alanın size ne anlatmak istediğini dinlemeye hazır mısınız?
Hayat giderek daha az kesin cevap sunuyor olabilir. Ama belki de tam bu yüzden, doğru soruları sorabilenler için hâlâ güçlü imkânlar barındırıyor.
Kübra Nur Duman / 23 Mezunu