Ömür Akkor’un Zirve 23 Konuşmasından Alıntılarla
Son zamanlarda ne kadar çok kişiden, ne kadar da sık duyuyoruz bazı cümleleri. Her yerde, sıklıkla tekrar edilen ve artık kıymetini yitirdiğini hissettiğimiz bazı kavramlar var: Mesela “yolda olmak”.
Genellikle Charles Dickens’in “İki Şehrin Hikâyesi” ile başlayan, birinin yola çıktığını, ötekinin bir yere vardığını; çatışmalarımızın ve suskunluklarımızın hayatın ta kendisi olduğunu ve yolda olmanın kıymetli olduğunu anlatan CEO’lar, profesörler, psikologlar ve hatta her sahil kasabasında mutlaka bulunan sarı yağmurluklu balıkçı amca. Cesur bir ifadeyle, bir beyaz yakalının ‘haftasonu rozeti’ dersek yolda olmaya, kaç kişi kastımızı gerçekten anlar; bilmiyoruz ve bu biraz incitici işin doğrusu.
Biraz fedâkârlık gerektiren bir durum varsa ortada; o durumu “yolda olmak” kavramı ve herkes tarafından çok ulvî bir şekilde anlatılan o kendine ve herkese karşı vicdanlı insan pratiği içerisine öyle kolayca yerleştiremiyoruz. Çünkü, kimilerince değiştirilemeyeceği iddia edilen bir sistem içerisinde, güçleri bölünmüş birimlerde, sınırlanmış ücretlere mecbur bırakılmış ve “değiştirme gücüne sahip olmadığımıza inandırıldığımız” bir hayatın parçası hâline geliyoruz yavaş yavaş. Birlikte yaşadıklarımız uğruna bir şeylerden ferâgat etmek hayli zor gelebiliyor kimi zaman.
Öyle görüyorum ve zannediyorum ki vicdan dendiği zaman, insanların bir kısmı durgun sularda seyreden, “son derece şeker bir iyilik gemisi” düşlüyor. Oysaki vakit ayırmak, ilgi göstermek, bir işi ince düşünmek ve öyle yapmak, şartlar ne olursa olsun haklının yanında durmak, yanlışa usûlünce ses çıkartmak; bu ifadeleri art arda okuduğumuzda bile zihinlerde ödenecek bir bedel canlanıyor olmalı: Vakit, sabır ve cesaret.
Geçtiğimiz günlerde hayli popüler olan “sürüden ayrılan penguen” metaforunu birçok insan farklı şekillerde kendiyle özdeşleştirdi; doğrusunu isterseniz hepimiz bir günlüğüne o penguen oluverdik. Fakat meselenin şöyle bir boyutu da var ki “gönlümüze oturan o işi yapmanın, doğru sözü etmenin, doğru yerde durmanın” bedelini kaç kişi gerçekten yalnızlıkla ödemek ister; işte bunun cevabını kolayca verebileceğimizi düşünmüyorum. İyiyi, güzeli ve vicdanı çokça konuşuyoruz; peki gönlümüz, vicdanlı yaşamanın olumlu ve olumsuz tüm getirilerini tastamam kabul edecek kadar geniş mi gerçekten?
Dünya üzerindeki her toplumun birbirinden farklı ama bir o kadar da benzer temellere oturan iyilik ve kötülük tanımları var; öyle ki ülke sınırlarını, hayat farklılıklarımızı ve konuştuğumuz dili kolayca aşan ve insanlığın ortak dili haline gelebilen iyinin ve güzelin basit bir resmi ve ortak bir tanımı var. Göğsümüzde bulunan, görünmeyen, fakat “insandan insana ayna olan” bir iradeyle yönlendiriyoruz hayatımızı:
O iradeye bu topraklarda asırlardır “gönül” diyoruz: Gönlümüz ve vicdanımız.
İyilik ettiğimizde neden iyilik buluyoruz ve ırk, din, dil fark etmeksizin bir çocuğun gözyaşına sebep olmak neden kötülük olarak kabul ediliyor? 4000 sene önce insanlara yemek ikram etmenin bir iyilik değil de hakaret olduğuna dair bir töre oluşsaydı, bugün birbirimize bir iyilik göstergesi olarak yemek ikram etmeyecek miydik? Başka bir bakışla, bizi bugün bulunduğumuz noktaya getiren ve mesela hiçbir karşılık beklemeden soframıza buyur ettiğimiz insanlardan, ekmeğimizi paylaştıklarımızdan yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle iyilik görmemizin sebebi nedir?
Yani kısaca şunu soruyoruz dostlar: Bizi aynı sofraya oturtan ve birbirimize yaklaştıran şey nedir?
Şef Ömür Akkor, Zirve 23 Vicdan oturumunda bu soruya dair, acı ve tatlı birçok tecrübesini paylaşmış ve hatta kendi hikâyesini de bir fotoğraf seçkisi ile anlatmıştı.
Çok kısaca bu fotoğrafların bir panoramasını verecek olursak: Kömür madeninde yeryüzünün metrelerce altında verilen ziyafetler, 6 Şubat Depremi’nde karşılık beklenmeden açılan bir lokanta, sonraları en iyi şeflerin bu memleketin dezavantajlı evlatlarına özenle kurduğu sofralar.
Tüm bu iyi işlerin fotoğraflarda gözüken ortak noktası zahmetli olmalarıydı, incelik istemeleriydi. “Bile” demeden yapmanız gereken şeyler olmasıydı. Karıncayı bile incitmem dememekti, çünkü "bile"den incinirdi karınca. Yani, her şeyden önce bu fotoğrafların hiçbir önemi olmamasıydı; sadece o güzel işi yapmaktı, sorumluluğu yerine getirmekti. Ömür Akkor bu çalışmalarının ardındaki düşünceyi şu sözlerle açıklıyor:
“Tek bir türün iyileşmesi dünyanın daha iyi bir yer olacağı anlamına gelmiyor çoğunlukla. Sanırım ben, bunu böyle hissettim. Sadece benim mutluluğum, benim kariyerim, benim hep zirvede olmam, en iyisi ben olmam gibi bir yaklaşımda bulunmuyorum. Çünkü ben şunu anladım: Herkes iyiyse ben iyiyim, çalıştığım ekip iyiyse ve mutluysa ben mutluyum, etrafımdaki insanlar güzelse ben güzelim.
Çünkü siz tek başınıza çok güzel, çok iyi, çok başarılı, çok para kazanan birisi olduğunuz zaman; bunun bir karşılığı yok. (...) Benim hayat görüşüm bundan ibaret. Yani ben etrafımdaki insanlarla beraber bir anlam ifade edebiliyorsam, bu bütünün içindeysem çok iyi.”
Yalnızca bu sözler üzerine bile birçok şey tartışabiliriz: Etrafımızdaki insanlarla birlikte bir anlam ifade etmek.
Belki, kötünün de çıkış noktası budur; bir büyüklük ve ululuk sahibi olmayı istemek, saygınlıkla anlam kazanmak bu dünyada. Peki, aynı anlam bulma isteği bir tarafı iyi yaparken bir ötekini nasıl kötü yapabiliyor; işte meselenin rengi bu noktada değişiyor. Tercihlerimiz, bizi bir taraf kılıyor. Vicdanımızla hesaplaşmamızda durduğumuz taraf ve yöntemlerimiz ise bizi ya iyi ya da kötü yapıyor.
Bugün çok yakından şahit olduğumuz birtakım gerçeklikler bulunuyor. Biz, bu yüzyılda bütün dünyayı yalanlarına inandırmak için çalışan liderlerin, organizasyonların yönetimi altında ve birçok temel hakkı ellerinden alınmış, sebepsiz yere öldürülmüş masum insanların âhları arasında yaşıyoruz; yaşamaya da devam etmek zorundayız. Konu haklının, masumun ve mazlumun yanında saf tutmaya geldiğinde umursamadan uzaklaştığımız yahut artık dayanama gücümüzün tükendiğini hissettiğimiz günlerimiz oluyor. Oysaki biz her şeye rağmen diyoruz ki: Umursamalıyız. Çünkü yarın görülür ki haksızlığa uğrayan biz oluruz; ve paylaşmalıyız dostlar, görülür ki yarın biz de muhtaç oluruz. Yine Ömür Akkor’un sözleriyle:
“Şimdi sen kazandın ama kimseyle paylaşmıyorsun, kazandın ama vicdanın yok, kazandın ve dünyanın kutbu oldun. Başkasını güzelleştirmeye yaramadıktan sonra günün kazancı nedir?”
Günün kazancı. Kazanç yalnızca maddeden ibaret değildir, olmamalıdır. Gönüllerimizde ve vicdanımızda hissettiklerimiz ve birlikte yaşadığımız insanlara hissettirdiğimiz şeyler de kazancımızdır. Belki duymasak da dokunmasak da görmesek de alıp cebimize koymasak da günün sonunda bizi iyilerden yapan farklı bir gerçeklik boyutudur bu. Şuna gönülden inanmalıyız; yanımızdaki insana ne kadar güveniyor ve ne kadar paylaşıyorsak o kadar vicdanlıyız. Çünkü her insan, dünyayı kendi gözlerinden kendi niyetleriyle okur. Kişi, herkesi kendinden bilir ve tüm bunların sonucunda sofranızda kaç kişiyle birlikteyseniz o kadar güçlüsünüzdür.
Bugün biraz fazla konuştuk, sürç-i lisan ettiysek affınıza sığınıyoruz. Şunu hatırlatmak isteriz ki herkes sadece çıkarlarına yöneldiğinde, doğruların kaderi yalnızlık olabilir. Şâyet o gün geldiğinde yalnız değilsek ve etrafımızda yan yana durabildiğimiz samîmi insanlar buluyorsak güzel bir yerdeyiz demektir. İnsanlara güvendiğimiz ve karşılığını gördüğümüz, her şeye rağmen paylaşmaya devam ettiğimiz daha keyifli günlerde, kalabalık ve sıcak sofralarda görüşmek üzere dostlar.
İyi bakın vicdanınıza, kalın sağlıcakla.
Abdülmecid İbrahim Şahin / 23 Mezunu